Ağustos Böcekleri ilgimi hep çekmiştir yaşadıklarımı hatırladığımdan beri. Uzun yaz günlerinde denize girmenin keyfi yanında sesi daha bir gür çıkan böceği gözlerim arardı ağaçların içinde, Ağustos aylarında.
Kainat kitabını okuyabilseydim en çok da bu Ağustos Ayının kelimelerine, anlamlarına bakardım. Zira ben de çok anlamları var Ağustos aylarının. Tarihler yaşantımla hayatıma kaydolurken en çok da Ağustos kendini belli ediyor. Hayatta tesadüfün olmadığını yaşayarak öğrendiğimden bu yana “vardır bir hikmeti sebebi” diyorum.
Geçen Ağustos ayı hepimiz için tarihte yerini aldı unutmamacasına. Alev alev yanan; ormanlarımızdan ziyade ciğerlerimizdi. Şimdi ne kadar yeşillendirilmeye çalışılsa da o topraklar hafızamız her Ağustosta sarı siyah rengiyle dumanlanacak.
Üzücü ve yoğun günlerdi. Sıcaklık yanan yüreğimizin yanında hiç de hissedilmemişti. Yangınımızın kaçıncı günüydü hatırlamıyorum; gazetemize ulusal bir ajansın muhabiri gelmişti. Yangın haberini yazıp akşam haberlerine yetiştirecekti. Aynı zamanda da yangın bölgesinden çektiği videoyu bilgisayarına aktarıyordu. Daha videoyu kaydetmeye başlar başlamaz bir ses duydum. Bu ses tanıdık gibiydi. O kadar aşinaydım. Yalnız sesi acıklı geliyordu bu defa. Yıllardır sesleriyle bazı insanlara tahammülsüz gelen Ağustos Böceğinin sesi gibiydi duyduğum ses. Ses aynı zamanda video kayıt sesine de benziyordu, belki de ben yanılıyordum. Sordum; bu ses Ağustos Böceklerinin sesi mi? Cevap hayır olsa, belki bu derecede acımayacaktı yangının devri senesi bende. Ancak, “evet, onlarda yanıyor” cevabı hala yakıyor içimi. Görmüştüm fotoğraflardan yanan tavukları, kedileri, köpekleri, keçileri, inekleri, kuşları. Elbette o fotoğraflarda işlenmişti Ağustos ayına. İşlenmişti de, bu Ağustos böceklerinin zaten bir aylık ömürlerinin bu çığlıkla son bulması…. Yangın acısının tarifi bende Ağustos böceğinin çığlığı oldu. Dilini bilemediğim bu böcek her Ağustos ayında, neden bu denli ses çıkarır bilimsel sebep dışında anlayamamıştım da, bu çığlıkları anlamıştım, anlamamayı arzulayarak.
Çığlıklar, çığlıklar, çığlıklar….
Zaman Ağustoslarını arttırırken, sıra sıra diziyor çığlıklarıyla…
17 Ağustos 1999. Mıh gibi aklımızda her birimizin, üç dakika 56 saniye, 03.02'le başlayan zaman. O yıl doğan bebekler dahi bu tarihi hayatlarında acılı gün bilmişler. Çığlık, en derinden en çaresiz yürekten “Kimse yok mu” diye yankılandı. Muhtemelen o gece deprem bölgesinde Ağustos böcekleri yine var gücüyle ötüyorlardı. Bir aylık zamanlarında 17 yıl toprak altında kalmalarının acısını çıkartırcasına, çığırıyorlardı. Belki de yine bilemediğimiz kelimelerle bize sesleniyordu. Öyle ya, kelam sahibi, kelimesiz yaratır mı yarattıklarını.
Bir Ağustos ayında da benim çığlıklarım karışmıştı Ağustos Böceğinin sesine. Bazen sessiz, bazen tebessüm tadında, bazen acı… En unutulmazı da acılı olanı. Kim bilir Ağustos Böceği son ötüşünden bir önceki anda ne hissediyordur. Son çığlık, hangi tondadır.????
Zaman Ağustoslarını arttırırken, sıra sıra diziyor işte çığlıklarıyla…
Yürek çığlıkları eksikse yaşam da bir parça eksik belki de. Bol çığlıklı değilse hayat, olur muydu bir önemi acaba. Çığlık temiz ise, korkulmazdı kim bilir türlerinden.
Gelecek, türlü türlü koyar Ağustos hatıralarını da sen bazen tebessümle, bazen gözyaşıyla, bazen yürek yangınıyla anarsın.
Çığlığı bol tebessümlü Ağustos günleri sizinle olsun…