Akif'in Yürek İnlemeleri…

Mehmet Akif Ersoy'u; doğum yıldönümünde, ölüm yıldönümünde anmak muhakkak gerekli. Ancak İstiklal Marşı'nın kabulünde O'nu anmak farz. O, ne kadar da İstiklal Marşı “milletimindir” deyip eserlerinin arasına almasa da marşımızın yüreği onun kalbinde. Hangi hislerle yüreğinden damıttı o satırları biz hakkıyla bilemesek de.

İstiklal Marşı'mızın kabulünün 89. Yılında onu rahmet ve sevgiyle anıyoruz.

Koca Akif!

Satırlara dökülmeden o kelimeler kimbilir ne kadar inledi yüreği. O yürek sahibi, düşmanın istilası üzerimizdeyken millete konuştu hep. Yazdı, konuştu, yazdı, konuştu… Yukarıdakilerle aşağıdakileri Akif'in cümleleri buluşturdu. Anlaşılmayacak bir durum yoktu O'nun zihninde. O, anladığını milletine vaazetti. O yıllarda Sebilü'r –reşad'ın neredeyse bütün sayfaları onun anlatımıyla doluydu. Milletle Akif'i buluşturan “heyecan”dı. Öylesine heyecanlıydı ki, herkes öylesine heyecanlanmalıydı O'nun için. Bunu yapabilirdi, yapmalıydı, yaptı…

Kaç geceler uyku görmeden sabah etti ne önemi vardı, rahat uyumak için.

İstiklal Marşı'mız…

Tacettin Dergahı Tacettin Şeyhi tarafından Mehmet Akif Ersoy'a tahsis ediliyor. Ersoy'un Ankara'da nefes alırken kaleme aldığı tüm şiirleri bu dergahta can buluyor. Marşımızda… Öylesine kutsal bir mekanda şiirleşen satırlar o günlerde, o mekanda nelere şahittirler kim bilir. Ayrıca İstiklal Marşı'nın kabulünden sonra Tacettin Dergahında, samimi bir tören yapılıyor.

17 Şubat 1337 Perşembe sabahı kahraman ordumuza ithaf edilen İstiklal Marşı Sebilü'r –reşad'da tam sayfa yayınlanıyor.

1 Mart 1337 Maarif Vekili, İstiklal Marşı'mızı Büyük Millet Meclisi kürsüsünde okuyor. Mebuslar ayakta, alkışlarla eller kabarıyor, büyük meclisin çatısı sarsılıyor. Akif'in yürek inlemeleri, yüreklerde ‘heyecanlaşıyor'. O heyecan hala milletin yüreğinde.

İstiklal Marşı'nın kabulü ile anmışken Mehmet Akif'i Onun İstiklal Marşı'ndan sonra beni titreten, heyecanlandıran, sarsan bir eserini sizinle paylaşmak istiyorum.

Günümüze ithafen yorumsuz gelsin Koca Akif'in “Durmayalım” eseri.

Sa'dî diyor ki: 'Bir gece biz kârbân ile

Âheste-seyr iken yolumuz düştü bir çöle.

Sür'atle tayy için o beyâbân-ı vahşeti,

Hep yolcular fedâ ederek istirâhati,

Gitmektelerdi. Bir aralık bende meyşe tâb,

Hiç kalmamış ki düşmüşüm artık zebûn-i hâb.

Âvâre bir piyâdeyi bekler mi kâfıle?

Nâçâr şedd-i rahl edecek tâ be-merhale.

Durnıuş, diyordu, bir de uyandım ki, sârban:

'Kalk ey zavallı yolcu, uzaklaştı kârban!

Uykum benim de yok değil amma bu deştzâr,

Arâmgâh olur mu ki bin türlü korku var?

Ser-menzil-i merâma varır durmayıp giden;

Yoktur necât ümîdi bu çöller geçilmeden.

Heyhât, yolda böyle düşen uyku derdine,

Hep yolcular gider de kalır kendi kendine!'

Vak'a hiç birşey değildir; haklısın, lâkin düşün.

Başka bir düstûr-i hikmet var mı, insâf et, bugün?

Varmak istersen -diyor Sa'dî- eğer bir maksada,

Tuttuğun yollar tükenmekten muarrâ olsa da;

Şedd-i rahl et, durnıayıp git, yolda kalmaktan sakın!

Merd-i sâhib-azm için neymiş uzak, neymiş yakın?

Hangi müşküldir ki himmet olsun, âsân olmasın?

Hangi dehşettir ki insandan hirâsân olmasın?

İbret al erbâb-ı ikdâmın bakıp âsârına:

Dağ dayanmaz erlerin dağlar söken ısrârına.

Bir münevvim ses değil yer yer hurûşan velvele:

Fevc fevc akmakta insanlar bütün müstakbele.

Nehr-i feyzâ feyz-i insâniyyetin âhengine

Uymadan, kâbil değildir düşmemek bir engine.

Menzîl-i maksûda varmazsın uyanmazsan eğer...

Var mı bak, yollarda hiç bîdâr olanlardan eser?

İşte âtîdir o ser-menzil denen ârâmgâh;

Kârbân akvâm; çöl mâzî; atâlet sedd-i râh.

Durma, mâzî bir mugaylanzâr-ı dehşetnâktir;

Git ki, âtî korkusuzdur, hem de kudsî hâktir.

Çok şedâid iktihâm etmek gerektir, doğrudur...

Vehleten âvâre bir seyyâhı yollar korkutur;

Korku, lâkin, azmi te'yîd eylemek îcâb eder:

Kurtulursun şedd-i rahl etmiş de gitmişsen eğer:

Çünkü düşmüşsün hâyatın -ezkazâ- feyfâsına,

Gitmen îcâb eyliyor tâ menzil-i aksâsına.

Düşmemek mâdem elinden gelmemiş evvel senin,

Ölmeden olsun mu, ey miskin, bu çöller medfenin?

İntihâr etmek değilse yolda durmak, gitmemek,

Âsumandan refref indirsin demektir bir melek!

'Leyse li'l-insâni illâ mâ seâ' derken Hudâ;

Anlamam hiç meskenetten sen ne beklersin daha?

Davran artık kârbânın arkasından durma, koş!

Mahvolursun bir dakîkan geçse hattâ böyle boş.

Menzil almışlar da yorgun, belki senden bîmecâl!

Belki yok, elbette öyle! Sen ne etmiştin hayâl?

Şöyle gözden geçse bir hilkat temâşâ-hânesi:

Çıkmıyor bir zerre fa'âliyyetin bîgânesi.

Âsumânî, hâkdânî cümle mevcûdât için

Kurtuluş yok sa'y-i dâimden, terakkîden bugün.

Yer çalışsın, gök çalışsın, sen sıkılmazsan otur!

Bunların hakkında bilmem bir bahânen var mı? Dur!

Mâsivâ birşey midir, boş durmuyor Hâlik bile:

Bak tecellî eyliyor bin şe'n-i gûnâgûn ile.

Ey, bütün dünya ve mâfihâ ayaktayken; yatan!

Leş misin, davranmıyorsun? Bâri Allah'tan utan