Ey Baki…

Öyle kıvrandırıyordu ki rahatsızlığım, tekrar yaşayabileceğimi düşünemiyordum. Düşünmek dahi kıvrandığım yerde benim için gereksizleşmişti. Film şeridi gibi gözümün önünden geçmedi hayatım ama, ince bir çizgide olduğumu biliyordum.

Tüm duyularım beni terk etmişti. Oysa onlara en çok da bu çizginin üzerinde muhtaçtım. Muhtaçtım ama muhtaciyetimi gideremiyordum. Beni terk etmeyen tek şey Nefesimdi. Terketmemişti. Acı beni öylesine kıvrandırdı ki terk etmesini ne de çok istemiştim o an. Kaç dakika ya da kaç saat öylece kaldım bilemiyorum. Kollarımda ailem, yere yığılmış bedenimi korkuyla kaldırmak için uğraşıyorlardı. Toprağa yakınlaşmaya az kaldığını inanan bense yerle bütünleşmiştim.

Bir damlaydım. Yeryüzüne düşmüştüm. Şimdi tek muradım bulutlaşmak ve tekrar rahmet olarak yeryüzüne düşmek arzusuydu.

Derken….

Dilime bir ayet geliverdi. Ne kalpten gelmişti bu ayet, ne de beynimden. Hem değil bir şeyler tekrarlamak nefes almak dahi zuldü. Şimdiyse dilime geleni defalarca söylüyordum. Dilim ortak mıydı söylemime onu da hatırlamıyorum ama o ‘gelen' tüm duyularımı geri getiriyordu. Gözlerim ilk tepkiyi verendi. Bedenim penceresini açmıştı. İçeriye ışık yavaş yavaş giriyor, girdikçe de aydınlanıyordum. Hala yerdeysem de biliyordum artık kalkacaktım. Kalkacak ve her zerrem için sadaka verecektim. “annemin çoluk çocuğu sevindir” teklifinden daha büyüktü içimdeki teklifim. Birilerinin zor'luğunu gidermeliydim.

Öyle zor durumdan kurtarmıştı ki kendisine zor gelmeyen, başkasına lütfuna vesile olmalıydım.

O ayeti dilime getirene öyle çok şükrettim ki…

Anlamını bilmeden dilime gelen “Küllü Şey'in Halikün İlla Vecheh Lehül Hukmü Ve İleyhi Türceun” meğer halimi arzmış.

“Her şey helak olup gidicidir. Allah'ın zatı ve mahlukatın O'na bakan yüzü müstesna. Hüküm ve hükümranlık O'nundur. Siz de O'na döndürüleceksiniz.(Kasas 88)

Şimdi çok daha derinden anıyorum; “Ey Baki! Ancak Sen Bakisin. Ey Baki! Ancak Sen Bakisin.”