Hikayesi olanı okumak isterdim, o zamanlarda yaşamamış olsam da. Her bir sözcüğündeki yaşanmışlıkları çevirdiğim sayfalarda okuyarak resmetmek. Uzak da olsa mekanlarımız, elimde tuttuğum kadar yakınlaştırmak, çağlarımızı birleştirmek isterdim.
Sıcak çöllerden kutuplara yalın ayak yürümek, çıplak ayaklarımla bir zamanlar yürüyenleri ‘hissetmek.'
En önce bir ‘Yusuf'un Zindan Hikayesini' okumayı isterdim mesela.
Yaşanmış hikayesini.
Ne kardeşlerinin kıskançlık hikayesini, ne de güzelliği karşısında parmaklarını doğrayan Züleyha'nın kadınlarının hikayesini. Ben zindanda kalan (Hz.) Yusuf'un hayallerini, korkusunu, isyana çalan ümitsizliklerini, umutsuzluğunu kıran mavi umutlarını, sabah uyandığında güneşi görememenin sancısını, aydan parlak yüzünün gecenin zifirisinde ayı göremeyişinin hissini. Yıldızları hatırlayıp hatırlamadığını, rüyalarında nereleri gezdiğini, varsa geleceğe dair hayallerinin ne olduğu ve tabi ki her an dilinden düşürmediği, yanık yüreğinden süzülen dualarını. Dualarına bulduğu sözcükleri kelime kelime okumak, cümleleştirmek isterdim kendi dilimle, kendi yüreğimdeki hissiyatla.
Ne çok isterdim. O devirde birileri kaleme almış olsa da şu an hatırasına susamış bizleri kana kana doyursaydı. O devirden kaydolmuş her bir kelime en değerli mücevherattan daha değerli.
Yusuf'un hikayesini okuyamamanın zindanındayım.
Balığın yuttuğu Yunus hikayesi…
Çölde susamış köpeğe ayakkabısıyla su verenin cennetle müjdelenin hikayesinin ardındaki hikayeyi okumayı ne çok isterdim.
Kaynak olmayınca ‘hikayeler' çıkmıyor. Bizler de hasretle kalakalıyoruz.
Her hayat bir hikaye de, bazı hayatlar var ki defalarca okunması arzusu dinmiyor. Hikayeleştirilmemiş bilmeye arzulu yaşanmışlıklar su üzerindeymiş gibi kaybolup gidiyor.
Ne acı?
Dağların dayanamayıp kendini dağıttığı güne kadar yaşayacak isimlerin ağızlarından çıkan her sözcüğü okuyamamak, bil(e)memek ne üzücü.
Koca Mevlana dünyayı titretirken yaşantısıyla, bu topraklarda daha ne hikayeler vardır kim bilir?