Nur…

Nar ve nur…

Birbirine bu kadar yakın, birbirinden bir o kadar uzak. Zemini bir ve kaygan. Nar'ı da, nuru da elektrikli.

Nur denizinde şifalanırken, ‘nar'a müptelalar yaktı ömür döşeğimizi. Bunu onlar hep yapıyor ya, merhamet yorganını hep iteliyorlar ya… Biz Nur'un nuruyla sarhoşken, onlar… Yine acıdık, yine yandık… Yine…

Bayramımızı yangın yerine çeviren Nu'rdan nasipsizler iftarlarımızı boğazımıza dizdiler. Ve hala aldığımız nefesimizi dahi nar'ıyla azaba çeviriyorlar. Şekerlerimiz ellerimizde kaldı, ağzımızı tatlandırmaya ar ettik. Kolonyalarımız kapımıza gelen çocuklara ‘kokusuz' döküldü. Bir tek toprak koktu. Şehitlerimizin mübarek kanı topraklarımızı sulandırdı. Helalliğiyle pislikleri yıkadı, pakladı.

Ah… Ah…Ala Ahh…

Bir ahhh da yeter nara, dağları başına geçirmeye ya, ‘müddet' işte. Müddet.. Şimdilik.

Nar…

Yine yetişti Ağustos'ta. Bundan 4 yıl evvelin sene-i devriyesinin ayı çıkmadan yaktı.

Bu Ağustos hep yangın ayı. ‘Ciğerlerimizi' hep yakıyor. Bizi mahv-ü perişan ediyor.

Kader, kederlendiriyor.

Mukadderat, müddete acımıyor. Nar, nuru hep kovalıyor.

Nar varsa da nur hep var olacak. İlla olacak, illa hep var olacak.

Nar'ın doymazlığı, nuru bitiremeyecek.

Müddet varsa, ihmal yok. Elbet yüreğimizi yangın yerine çevirenler Nur'un sahibinin kahrına uğrayacaklar.

Not: Nar yakar, nursa aydınlatır.