Öylesine…

Kadın oturuyordu bir bankta öylesine. Ne etrafı izlemekti derdi kafasını dağıtmak için ne de kendi yaşadıklarını bir parça yaşayan bir yüz bulmak. Bir zaman önceleri bilirdi ki ve inanırdı ki ‘yaşadıklarımızı yaşayanları bilmek hayatı yaşanılır kılardı.' Kalbine, beynine sinyalsiz gelen en son depremini nasıl atlatmıştı. Enkazını temizleyip, nasıl da inşa etmişti kendini. Görüyordu kanı çekilmiş yüzlerde, feri sönmüş gözlerin yeniden, yeniden aydınlandığını. Güçtü, başkalarının da kederden yüzüne çekilen çizikleri tebessümle taşımaları. Yüreğine umuttu, sizlerine dermandı, gözlerine ışıktı. Bir parçacık da olsa.

Kadını bir banka yığan sebep ‘öylesine'ydi.

Öylesine…

Umut mumu son yangınındaydı. Tükenmişti. Yeniden ‘ışık' olur muydu, tükenmişliğinde. Oldu olası da cansızdı zaten. Gören az sonra söneceğine hükmedebilirdi. Öylesineydi bir zamanlarda ışığı. Son demlerinde de ‘öylesine' işte.

Kıpırdamadan öylesine oturduğunu gören ‘ne kadar da dingin' diyebilirdi ona. Bir parça da doğruydu belki. ‘Din'mişti ‘öylesine' yaşamaktan. Bu din'mişlik hali ona da dingin'likmiş gibi duruyor olabilirdi. Diline mecal gelse bankın dibindeki kediye bütün olup bitenleri bir çırpıda anlatıverecekti.

Ama…

Anlatacakları yüreğinin mecalini elinden almıştı. En ağırı da buydu galiba… O kadar ağırlıklar vardı ki bu ağırlık , hangi ağırlıktan daha sesini kesmişti, kestiremedi.

Öylesine otururken saysa 200 kişi geçmişti önünden. Mevsimleri farklı onlarca insan. Saymamıştı. Ne önünden geçenleri ne de başından geçenleri. Şimdi kalp atışlarını sayıyordu. En sayılmayacağı.

Kulak verse duyacaktı, önünden geçenlerin yere düşürdükleri ve evrene saldıkları kelimeleri. Duymadı…

Doğruldu. Kendisine arkadaşlık eden kediye bakmadan banktan kalktı. Yere tükürdü. Gitti.

Sızlanışlar seyreliyordu zaman birbirini kovaladıkça. Yürek her sarsıntıda ne yapması gerektiğini bildikçe bir dahakini bir öncekinden kolay atlatıyordu.

Öylesine bir gerçek vardı ki, öylesine yaşayanlar öylesine bir bankta kalp atışlarını saymaya mahkumlardı…