“Kömürün iyisiyle, yağının durusunu Marta sakla!” diyen Atalarımızı bu yıl pek andık. Soğukla cebelleşen ben, kazma kürek yakacaktım da evdekilerle sıcaklık konusunda aynı hissedebilseydik.
Soğukta üşüyen ben, sıcakta tansiyonu çıkan annemin kapı, pencere açtırmasıyla yenilmiş durumda kaldım.
Bahar geldi de hava şartlarıyla barıştım. Zira bu yıl üşümekten boğazımın şişmesi hiç geçmedi.
Şimdi dağlar beyazını salacak yeşile boyanacak…
Yeşillerin arasında sarılar, maviler, kırmızılar tüm ihtişamıyla gözlere ziyafet verecek. Temaşa etmesini bilen, binbir güzellikleri ruhuna işleyecek. İsteyen gönülde sarılar, yeşiller, maviler açacak.
Gözle işlenen gönüle yanıklaşacak. Gönle yanıklara, gönül nasıl dayansın. Gönlün sürgüleri ardına dek açılacak. Bir daha asla kapanmaması temennisiyle istekler arzulaşacak, tutkulaşacak… Tutuklu kalanlar gayrı dayansın güzelliklere.
İsteyen, demet demek toplasın, kurumasının mümkünatı olmayan gönül vazosuna koysun sarı yeşilleri. Onlar ki Bismillahlı pırıltıların aminli demetleri.
Güneş ilk defa doğuyormuş gibi içten bu günlerin sabahlarında. Işığını en cömert haliyle sunuyor sanki karanlıktan çıkmak içip yalvarıp yakaranlara. Bu ayın sabahlarında kuşların dilindeki kelimeler daha bir neşeli. Anlaşılan onlar da ışıklı günleri dünden bekleyenlerdenmiş.
Börtü böcek selam vere vere yollarda dudaklarındaki küçücük tebessümleriyle. Çığırdıkları, küçücük yüreklerindeki tutamadıkları neşenin sesleri.
Bereket ellerini açmış dilediğiniz kadar alın demekte. Böylesi geniş rızkın vermekle bitmeyeceği aşikar. Bire bin veren tohum misali…
Ve yürekler…
Renklerin şıkır şıkır kendilerini serptiği ayda, küçük bir dünya olan vücudumuzun merkezi çoraksa zalim biziz. Kendine zulmetmiş zalim en büyük zalim olsa gerek.
Şimdi…
Tam zamanı…
Sarı, yeşil, mavi, kırmızılar açtırmak içimizde,
Güneşi doğdurmak gülümseyişimizle…