Sevgiyi Kaybettim…

Kaybettim… bileniniz, göreniniz, duyanınız var mı demeyeceğim. Biliyorum. Çoğumuz kaybettik. Olanımızın da bir kısmı hastalıklı, işe yaramaz ya da kıymet görmez.

Yaşanılanlardan görülen o ki söylediklerim tamamen gerçek.

Bazen insan hayal ediyor, gerçek olsaydı diye iç geçirerek. Şimdi diğer tarafa adım atmayı bekleyen, belki de bu bekleyişte okuduğu ve titizlikle istiflediği kitapları karıştırırken bulmak istiyor kendini. Kitapların arka kısmında kalmış rafın tozu bulaşmış ellerini yıkamaya mecali kalmadan silkelemek ve pencereye bakan turkuaz koltuğuna oturmak… Bir zaman sonra kalkmak, ellerini yıkamak ve onu hiç terk etmeyen sıcacık çayını elleriyle buluşturup ağzını yakmadan içmek. Ne çok sevilirdi gençlikte bu çaylar, dost muabbetiyle deyip hayallere dalmak. Hayalin en tatlı anmasında gülümsemek ‘kaç demlik devrilirdi, kaç kez ısıtılırdı, buharı ince belli bardağın içindeki tavşan kanı çaydan çıkan' diye diye.

Eksilen sevglilerin çıldırtıcı acısı kurduruyor ‘yaşlanmak ve bir koltukta zaman geçmesini beklemek' hayalini.

Ne ki dünyada yaşamanın anlamı sevgisizce. Sevilmek için dünyayı yaratan Rabbin, sevgisizce yaşayan kulları neylesin, dünyayı.

Dönse de dünya güne, geceye dönmüyorsa kalp kalp etrafında gece sabaha dönmüş, sabah baharı getirmiş neye gerek…

Bahar mı muştulardı en çok içimizdeki sevgi kıpırdanmalarını. Bahar aylarında karşı cinslerin ‘kazara elleriniz biririmize değmesin' diyen atalarımız şimdi baharın göbeğinde yüreklerimizin yüreklere değmediğine inanırlar mıydı? Sanmam. Bahar, hangi yüreği etkisi altına almazki. Hangi gencin karnında kelebekler uçurtmaz, dizlerini titretmez. Acı ki, kara kıştan çık(a)mayanın başında yeller estiremiyor. Gördüğümüz ‘aşık‘ profilleri, saygıyı katık edip sevgiyle yoğrulmayan kıvamsızlar. Kıvamı tutturulmayan aşk halleri tatsızlığından tadımlık diye ağıza atılanları tükürttürüyor. Ola ki miğdeye kaçmışsa ufacık tadımlığı kusa kusa vücuttan atılıyor. Vücut kendi atıyor, kabulsüzlüğüyle. Ondan ‘kör kütük aşık' denilenlerin iki günü devirmeden küt diye düşüşü.

Bir de ölmeden kalbimize mezar taşı diktiğimiz dostlarımız… Ahh onlar. Onlardır hayatımızda asıl iç kaynatıcılar. Ruhuna fatiha okumak dahi zuldür gayrı. Ahretliğimiz olmayı geçin dünyalık dahi olamamamışlardır. Gerçi kanınıza kardeşleriniz dahi elindeki toz gibi silkelemişken sizi yüreğinizden, siz hangi sevgisizlikten yakınacaksınız. Hele rahminden düşütüğüne yüz çeviren ayağının altından cennet çekilip alınan anaların (!) var olduğu bir ortamda hangi sevgiden medet bekleyeceğiz.

Segiyi kaybetti(k)m. Arkadaşlığın parayla tutulduğu hatta parasızlıktan kaçırıldığı bir arka çıkamama halindeyiz. Direniyoruz dirençsizliğimize.

Sevgi fıtratıyla yaratılan çoçuklarımızı da vurdulu kırdılı oyunlarla eziyoruz. Çamurdan çocuk yapıp komşuculuk oynadığımız, bilmem kaçıncı komşudayken isimlerimizi sokakla beraber çınlattığı kulaklarımıza gelen annemizin çağrı sesiyle elimizden düşen çamurlar kurudu gitti değil mi? Hangi komşuda kalmıştı acaba o bir eli kopmuş çamurdan bebeklerimiz. Şimdi komşuya emanet edemiyoruz canlı kanlı bebeklerimizi. Canını alıyorlar da kanını veriyorlar ellerimize.

Sevgi…

Kaybolup giden. Hak etmeyenleri terk eden. Boş kalan yeri sızlatan… Yoklukta varlığıyla baştan var eden. Kıymetsizleri nasibi ile değerli kılan…

Gel…

Yalvarıyoruz gel…

Gel ki, yüreklerimiz od'unda pişsin.

Gel ki sızlamalarımız dinsin.

Gel ki yaşayalım.

Gel ki örtülerimizi kaldıralım.

Gel ki öz'e dönelim…

Gel ki dönelim Rabbimizin sevgiyle döndürdüğünün üzerinde.

Gel ki… Gel ki… Milyonlarımızın her birinin evvel ahiri için, gel.