Kaçarız bazen, kaçtığımıza geri döneceğimizi bile bile.

Yol uzun, gittikçe sonu gelecek belli. Adım adım devam etsek bile “yürüyor” olmanın bahtiyarlığında olacağız “yolumuz” da.

Bizse; yolun sonunun görünmemesine yürüyüp duruyor olmanın yorgunluğuyla kızıp kaçıyoruz başka yollara.

Oysa yol tek. Hangi yola kaçsan da bu yolda varılıyor sona. Diğer yollar karışık, çıkmaz, yorucu. O yollarda yoruldukça,tek yola çıkma isteğimiz artıyor aslında.

Bir de kızıyoruz kendimize. Hem öyle kızıyoruz ki mümkün olsaydı kendimizden kaçmak, dönmemecesine kaçardık. Hoş; döneceğimizi bile bile kaçmayı istiyoruz ya birde…

Eller göğüs üzerine bağlanmıyor kimi zaman, iki elinle dünyayı arkana atmadıkça. Boyun eğilmiyor, yüzler kapanamıyor. Kaydedicilerimize selam vermeden çekilmiyor anmalar. Ruhundan uzak kalamayan beden eylemleşemedikçe eller kalkmıyor semaya.

Kelimeler emanetçisinden dökülmedikçe, sahibine ulaşmıyor.

Beden bir tarafta, ruh bir tarafta, yol; öylece ortada. Kaçsak da orta yol'dan Sur çağırdığında ruh bedenini giyinip gelecek eksik yürümelerle. Azad edilmemişken, eksik yürümenin her adımı tek tek hesap çıkartacak bize.

Biliyorduk değil mi?

Kaçamayacağımızı bile bile yol değiştirdiğimizi. Göstermediği yerden soru gelmeyeceğini söylemişken soruların sahibi, çalışmadık.

Çalışmıyoruz,

Yürümüyoruz…

Eksik yürümelerimizi tamamlayacak adımlar satın alamayacakken, cevapsız sorulara vaktinden sonra cevap veremeyecekken ötelerde neden “nedenlerimizin” içindeyiz…

Yolumuzda “neden” yürümüyoruz…

Tek yoldan başka çare yokken kaçmak “neden”…

Neden bu kızgınlık... Kırgınlık…

Neden bu kaçışlar, geri döneceğimizi bile bile bu kaçmalar neden…