“Unutmanın sıradan bir olay haline geldiği bir zaman diliminde şarkılarımın duydu teline sarılma ısrarını sürdüren sevenlerime” elbette Allah'ıma… İlham kapılarını bana kapatmadığı için… Teşekkürler demişti Ahmet Şafak Sekizinci Albümü ‘Aranıyor'da.

Evet hala Aranıyor…

“Oysa biz hep buradayız” dese de, gerçekten o hep bizim içimizde orada olsa da o hep aranıyor. Hep de aranan haliyle kalacak belli. Şarkılarının “duygu teline sarılmayı ısrarla sürdüren sevenleri” her eserinde kendini bulacak. Unutmanın sıradanlaştığı bir zaman diliminde onun eserlerini arayıp bulanlar, aslında aranılanın ‘içinde' olduğunu da fark edecekler. Farkındalık hallerine tutuklu kaldıklarında “adam olabilmenin” tüm hallerini kavrayacaklar.

Öyle ya…

Milletin sesi olamazlar, üçe beşe eğilip “içindekinin” farkında olmayanlar. Yüzü maskeleyenlerden öte ruhunu da maskelemeyi maalesef becerebilen! Süslü borazanlar, duyduklarına atlayan notası bozuk sazanlar. Şöhretlendikçe azanlar, azdıkça taptıkları nefsinin dahi ah ettiği kişiler nasıl adam olabilirler.

Bizim gibilere böylesine ün yapmışlar ters gelir. Sanılmasın ki çekiniriz nefsine tapanlardan, biz ne savaşlar gördük bunlar vız gelir de, bir bakarız karşımızdakine “adam mı” diye. Zaten ömrü boyunca adam gibi olmayı bilememişlere, biz duruş dedikçe sırıtanlara, tek bildiği gülüp kırıtan kuş beyinlilere “De get ordan sahte patlıcan,

De get ordan şow patatesi” deriz de “Adamlık yolunda yürür gideriz Elhamdülillahımızla.

Biliriz ki;

Bize göre değil, bizim için değil aksinin dahi inkar edemediği çirkinlik hallerine beyaz demek. Bize göre değil çirkefin elinde zul olmak. Gün gelir yabanın bağında gül olmak için zorlanırsak “değil gül, kuru bir dal dahi olmam deyip; sağ avucumuza umudu sol avucumuza vefamızı alıp, eğilip bükülmeyi bilmeyen başlarımızla dağlara vuracağız kendimizi.

Dağlar… Yenilmeyenlerin mekanı. Yüreğiyle dağlaşan, zamanla yaslanılan hale gelenlerin güç aldığı dengeler.

Her defasında eğreti zulümlere inatla boyası dökülmüş, dağlara hasret şehirlere dağlardan bolca biriktirdiğimiz ışıkları getireceğiz. Zaman gelecek belki hissemize kurt yalnızlığı düşecek. Kaçsak da, hüzünler saracak etrafımızı. Olsun diyeceğiz, hem hüzünler taze baharlar gibi değil midir. Hatırladıkça baharın aslında kendi içimizde olduğunu yalnızlığımızda yenilmeyiz. Yenilmemelisin sen de… Boyası dökülmüş şehrin içinde yenilmezsen, elbet içindeki bahar gözlerin önünde alabildiğince başakları boy verdirecek. Çocuklar, dillerinde türkülerini torunlarına söyleyecekler.

Türkülerimiz…

“Yakarız” da yüreğimizdeki yangının aleviyle, har'latırız farkında olmadan…

Ayrılık mı söyletir bize yoksa başımızda ötüp duran bülbül mü bilemeyiz de, bülbülün kıymetini bilemeyen gül Azrail'ini beklemeye mahkum yapraklarını dökmeye başlar. Bülbüller ardındaki gülünün adım adım Azrail'le buluşuşunu göremese de…

Martıların çığlıklarını bir kez olsun duymuşuzdur her birimiz. Aşk içinde aşka hasret düşmüşlerin çığlıklarının karıştığı çığlıklar... Martılar, ustaca topladıkları çığlıkları kendi çığlıklarına karıştırıp hep haykırıyor . Biz onların lisanını anlayamasak da “hani güzel şehir hani en çok mekan seçtiğim, biz fetih demiştik taaa ötelerden aldığımız müjdeyle de öylece kala kaldık, ne ileriye ne yeniden başlayabilmek için geriye dönebiliyoruz” diyorlar…

Martı deyip geçmemeli. Bir martının bile gözünde ağlayan bir fetih var fetret hüznünün sebebiyle

Biz…

Biz kendi hapsimizde nöbete düşmüşüz…

Aslında biz bu kurşunu ikinci defa yemeyecektik. Gurbete salmıştık sevda kuşumuzu. Tembihlemiştik de bu zamanda Ferhat olmak zor, Mecnun olmak zor, Kerem olmak , Tahir olmak zor sakın dönmeyesin gurbetinden diye . Bulamazsın Şirin'i de, Leyla'yı da, Aslı'yı da, Zühre'yi de.

Aman sakın ola dönme gurbetinden diye. Sevda kuşu bu ya söz dinler mi? Sevda kuşunu gurbete salanlar bilmezler mi ki nefes alabildikleri tek yer sevdiceğinin nefesini alıp verdiği yerdir.

Yine de bu devirden Adam gibi seven elbet çıkacak.

Kurşunlara göğüs geren, sevdiğini namus belleyip dudaklarını sevdiğinin alnına mühürleyen “ Ben seversem adam gibi” severim diyen elbet çıkacak.

Belki de belasını bulacak sevdasına düştüğüyle. Eski fırtınalı hallerinden eser kalmayacak, nefesi kesilecek, dağları yıkılacak… Nazara geldim deyip, medet umacak dökülen kurşundan. Kalbine saplanılan kurşundan bihabermiş gibi.

Oysa… Anası dahi neylesin. Koç Köroğlu, Kiziroğlu neyleyebilirler ki yüreği yanmışlara. Aşktan yüreği yanmayanlar varsa beri gelsin de üflesin yanmış yüreklilere… Başında tuz dolandırıp, adak da adasa , analar başka kız baksa da, kurşun yiyen gönül vermez kurşununu. Öldüreceğini bilse de… Hem, kurşunu atan bir bakışınla öldürebilecekken kör kurşuna ne hacet…

Pusu gözleri yeter ya.. Ahh… Gözlerinin yürekte açtığı yara bir çift göz uğruna geldiği bu ellerden yine bir çift göz uğruna terk ettirir.

Hoş…

Biz olamayız bir aşkın kölesi. Bizim derdimiz, memleket meselesi evvelinde de ahirinde de. Asabiyizdir belki ama bir çocuk ağlatır bizi, siyah beyaz filmlerin masumluğu ancak anlatır bizi.

Olsun. Yaşamasak da tutkulu bir sevda ölümsüz aşkların bekçisi olduk ya. Hem bu kadar yalnız, bu kadar kimsesiz, bu kadar hüzünlüyken memleketimiz nasıl başka bir aşkı yüreğimize koyabilirdik.

Adımızı memleket koyduğumuzdan bu yana biz gölgesini büyük sayan mağrur fillerin belalısı ebabil kuşlarıyız.

Biz…

Bizler, işte tam da bu yüzden bir aşkın kölesi olamayız…

Ateşte açan güldük biz, ölümlerde doğduk biz. Vatan şükür seccademiz, alınyazımız. Kulağımızda okunduğunda ilk ezan şehit defterine adımız yazıldı Mehmet'çe….

Tek sevdam, tek aşkım

Yüreğinle gel, yüreğim sana ait

Tek sen gel yeter…

……………..

“Aranıyor” albümündeki bam telimize dokunan kelimelerdi bunlar. Şafak'ça satırla dökülen yitmemiş kelimeler. Asla bir sonrakini aratmayacak duygu yoğunluğunda olsa da gözlerimiz şimdi “DOKUZ”da. Heyecanımız sabrımıza saygı gösterip usulca bekledi. Şimdi, az kaldı. “DOKUZ” doğuyor. Şafak söktü sökecek. Dokuzuncu albüm “Dokuz”larla geliyor.

Ahmet Şafak'ı yaşarken tanımayanlar gün gelip eserleriyle tanımakla yetinse de yaşarken değerini bilenler onun saçtığı ışığın aydınlığında ışıklanacaklar…

Dokuz geliyor.