Sofraya bir kaşık mı eklendi, bir kaşık mı eksildi. Dizlerin birbirine değdiği sofralarda artık üç, iki ya da tek mi kalındı. Demir kaşık cam bardağın içinde bir o tarafa bir bu tarafa sallanırken çıkardığı ses yalnızlığı mı haykırıyordu, koro halinde şenleniyor muydu?

Sabaha uyanan gözler, hüznün mü penceresiydi, mutluluğun mu?

Ağızdan çıkan kelimeler muhabbetin mi kapısıydı, mırıldanmaların mı?....

Bu Bayram…

Bu bayram öncesinin neresiydi sizde.

Artmanın mı, eksilmenin mi?

Parlak kağıtlara ambalajlanmış şekerleri avuçlarına bıraktığınız çocuklar evinizin zilini çalmışsa, hüzünden akıttığınız gözyaşınızı sildiğiniz ellerinizi öpmüşse şekere tav olmuş çocuklar bir gülümseme yayılmalı evrene. Evren, bayramın sizde bıraktığı manevi ‘artmaya' alkış tutarken çocukların ardları sıra salladığı ellerine karşılık sizin eliniz bu defa gözyaşınızı mutluluktan silmeli.

Onca ev eksilmişken ziline basılmaya basılmaya siz hala ‘kapınızı açıyorsanız' şanslısınız demektir.

Bayramı olmayan ülkeler, şeker toplayamayan çocuklar, kapısı olmayan evsizler, ailesi olmayan yuvasızlar varken siz elinizde şekerlik kapıdaysanız bu bayramda ‘bayramdasınız'…

Bir zamanlar hitap ettiğiniz yoksa artık, sofraya bırakılan zeytin taneleri azalmışsa, böreklerin buğusu kokusunu salmıyorsa mutfaktan odalara, kahvaltı süreleri kısalıyorsa… Bir de mahalledeki çocuklar kapınızı tıklatmıyorsa eksilmenin prangası ayağınızda demektir.

Eksilme…

Zaten eksilirken hayatınızda güneşin doğduğu sayı, ‘yalnızlık' sizi yok ediyordur.

Kim ki yalnızsam da eksilmiyorum diyorsa o en ala itiraf ediyordur.

Yalnızlıkla gelir eksilmeler…

Eksilmelerin en hissedildiği zamanlarda malumdur ki ‘bayramlardır.'

İçten bir gelişle varsa yanınızda birileri, bayram en parlak ambalajından çıkan şekerin ağzınızda bıraktığı tattır size.

Eksik yürekliler iliştirse de yüzüne ‘gülümseyen' maskesini, gece uzanırken yatağına yastığının kenarındaki sehpanın üzerinde yerini almıştır.

Eksilmeden geçireceğimiz bayramlar hep var olsun…