“Gördüm ki ben yalnızca Tanrı'ya inandığımda yaşıyorum” itirafında bulunan Tolstoy'un sancılı dönemini her birimiz yaşamızdır.

Bulunan aranılanın ta kendisiyse derin bir nefes almak rahatlatır insanı.

Tolstoy itiraflarında öyle samimi olmuş ki o denli olmasa da onun içindeki kavgayı her birimiz kendi içimizden tanıyabiliriz.

Bedeni zevkleri aşırı yaşamış, insanlara yardımı amaç edinmiş, iyi olmayı düstur edinmiş, düzenli aile kurmuş, yalnız yaşamış ama sorgusu içinde hep devam etmiş.

İç kavgaları yeni yeni hallere sokmuş onu. İtiraflarında şu gerçeğin onu rahatlattığını düşündüm: (gerçi bu aynı zamanda kendinin en şiddetli itirafıdır da) “Tanrıyı düşünmem yetiyordu. O zaman hemen diriliyordum. O'nu unuttuğum, O'na inanmadığım zamanlarda ise, yaşamda yok oluyordu. Yaşamın bu diriliş ve ölümleri neydi? Tanrı'nın varlığına inancı kaybettiğimde, sanki yaşamla ilgili bağlarım da kopuyordu. Tanrıyı bulmak konusunda az da olsa umudum olmasa, yaşamıma çoktan son verirdim. Fakat yaşıyordum, öyleyse O vardır. O, O'nsuz yaşanmayan şeydir.” İtiraflarını topladığı kitabının arkasında da kullanılan bu düşünce her birimizin yıllarca düşünüp durduğu.

Aslında cevapları din kitapları açık açık söylüyor. Fakat cevabın var olması soruların var olmasını engellemiyor. Bazen cevabını bildiğimiz, çözümünü az ötede duruyor gördüğümüz olaylar dahi içimizi kıvrandırır. Örneğin hepimiz daha ilkokul sıralarında Allah'ın her yerde var olduğunu bildiğimiz halde “nerde, nasıl biri, bizi neden yarattı?, dünya oyun mu, yüzü neye benziyor” gibi soruları sormuş durmuşuzdur. Bunun gibi daha bir çok soru cevabı hazır durduğu halde bin bir defa sormuşuzdur. Soruyoruz da… Hala…

Cevabını kendimiz yaşaya yaşaya verebiliyoruz. Cevaplar zamanla değişe de biliyor. Dün verilen doğru cevabın bugün yanlış olduğunu düşünebiliyoruz.

Yüce Yaradanın Kur'an-ı Kerim'de “Kalpler ancak Allah'ı anmakla huzur bulur” sözünü duymuş olsaydı Tolstoy acaba sancılı süreci bu derece şiddetli olur, “Gördüm ki ben yalnızca Tanrıya inandığımda yaşıyorum” dediğinde rahat olabilir miydi?

Evet, bu derece şiddetli olurdu sancısı yine de. Cevabım nasıl mı bu adar kesin, biz daha fazlasını yaptığımız halde sancımız Tostoy'unkinden az değil de ondan. Kelam sahibinin kalplerin huzurlu olmasının çaresinin kendisini anmakla mümkün olduğunu bildirdiği halde, biz bunu yapıyor olduğumuz halde HUZURSUZUZ.

Öyle çok huzursuz kalp var ki çevremizde, bizimle beraber. Çözümler orada öylece dururken biz sorularımızın şiddetiyle kıvranmaktayız.

Sorular bize “günah” diye öğretildi. Oysa “Düşünmez misiniz?” diyen yüce yaratıymış. Sora sora öğrenemeyen bizler şimdi sora sora yaşıyoruz.

Süreç geç işliyor. Umarız zamanımız yeter.

Zaman…

Zamana yemin eden, hüsranımızı bildirirken bize inanmakla kurtulabileceğimizi bildirmemiş mi?

İnanmak…

Her yaşayan kendi cevabını kendi sorusuna göre bulup yaşamazsa “İMAN” kapısı açılır mı hiç?