Çocuktum. İyi birer anlatıcıdan dinlemesem de Çanakkale'yi içim titreyerek anardım her Mart ayında. Hatırlamaya gayret ediyorum ilkokulda Çanakkale bizlere nasıl anlatılırdı diye yine de hafızam bana bir şeyler bulamıyor. Programları hatırlamayı beklemiyorum çeşit çeşit, ancak iyi bir seminer keşke hafızamda yer etseydi. Şimdiki çocuklar ileride geriye döndüklerinde “Çanakkale'yi anma” hatıralarını hafızalarında bulabilecekler. Hatta kendilerini birer Çanakkale erleri olarak fotoğraflarında görebilecekler. Güzel programlar, söyleşiler, anmalar oluyor. Her birinden ayrı bir şey öğrenip, ayrı bir duygu yakalıyoruz. Cumartesi akşamı da öyle oldu. SEGDER'in düzenlemiş olduğu ‘Çanakkale Destanı' isimli programa sevilen yazar Vehbi Vakkasoğlu davetliydi. SEGDER 2009 doğumlu. Ümid ederim her yaşında onlarca programa, yüzlerce yardıma, binlerce güzel düşüncelere imza atarlar. Ömrü uzun, soluğu heyecanlı olsun.

Vehbi Vakkasoğlu deyince gözümün önüne gülen bir yüz, bir de lise yıllarımda arkadaşımın kütüphanesinde gördüğüm ‘Öğretmenin Not Defteri' isimli kitabı geliyordu. Cumartesi günü ise bize Çankkale'yi anlatacaktı. Çok şey biliyorduk Çanakkale hakkında yine de onun sesinden yeni bir şey öğrenip ayrı bir duygu yaşamak için davete icabet ettik SEGDER'in Kaynak Kolejindeki programına. Daha evvel temin ettiğim kitaplarını konferans öncesi imzalatmak için odaya girdiğimde isminin yanına kondurduğum gülen yüz canlı karşımdaydı. Sevgi yazarı en sevimli haliyleydi. Kitaplarını güzel yazısıyla imzalarken, sevgisi kuş oldu, yüreğime kondu.

Program, düzenlenen yarışma sonucu dereceye girenlere ödül vermekle başladı. Birinci gelen şiir ve kompozisyon, sahipleri tarafından okundu. Kompozisyonun yazarı Vakkasoğlu'nun “sanırım meslektaş olacağız” dediği gibi ümit vadediyor doğrusu. Dereceye giren tüm öğrencileri, şiirde birinci gelen kızını öpen büyükanne gibi öpüyor, arka sandalyede kızına gururla bakan baba gibi gurur duyuyoruz.

Cümlelerine başlamanın en güzel haliyle başlayan Vehbi Vakkasoğlu izleyiciler tarafından hiç saate bakılmadan, oflanmadan, esnenmeden dinlenildi. Konferansları on binlere dayanan (belkide geçmiştir.) Vakkasoğlu “Hocanın rahmetlisi olur, emeklisi olmaz” derken rahmetli olacak sanırım. Çocuktum, Koca Seyit denilen kişinin kocaman mermiyi sırtladığı fotoğrafına bakarken düşünürdüm: “Bu adam bu mermiyi zorla kaldırırken o fotoğrafı nasıl çektirmiş. Kaldırırken hadi çekin mi demiş. Yüzü de bir garip sanki ben bu fotoğrafı çektirdim ama siz bana bakmayın, utanıyorum der gibi. Hem fotoğrafı var hem de yüzünde gurur ifadesi yok, gülmüyor da.” Hani bazı düşüncelerinizi açık etseniz ‘ben nasıl bunu düşünebilirim' diye kızarsınız ya o yüzden hiç açık etmedim bu düşüncemi. Zaten çocukluk düşüncesiydi. Büyüdükçe o fotoğrafa ‘bakamama' halim devam etti. Hala bakamam. Hikayesini gururla dinledim de fotoğrafını hep zihnimde çektim. İşte bu konferansta bu konu hakkında yeni şeyler öğrendim. Çocukluk düşüncemi de artık tamamen gömdüm.

Savaş kazanılmış. Dünya inanamıyor bu zafere, onlar ki; “Boğaziçinin (malum olduğu üzere asıl hayalleri İstanbul'du) mavi ve tatlı dalgaları karşısında geçirilecek zevkli günlerin hayal besleyici düşünceleriyle, vapur şirketleri tarafından, seyahat için gidiş-dönüş biletleri bile bastırmış hatta Cook Şirketi İngilizlere bin bilet de satmıştı.” İnanamıyorlardı. Nasıl olur da Hasta Adam böylesine devleşebilmişti. Tekrar topraklarımızdaydılar. ‘Nasıl olur bu'nun' cevabını bulmak, fotoğraflar çekmek ve filme almak için. En inanılmazı da Ocean zırhlısını mermi kaldırıcı olmayan bir top tarafından batırılması idi. 276 kiloluk bir mermiyi bir insan kaldırıyor ve topla fırlatıyor. İsabet etmesinden ziyade o mermi nasıl olurda kaldırılabilinir. Bu illa fotoğraflanmalıydı. Kumandan Paşa Seyit Onbaşıyı çağırıyor. Kaldır mermiyi diyor. Koca Seyit Bismillah deyip kaldırmak için hamle yapıyor, ama boş. Tekrar deniyor, boşuna. Sen diyor kumandan, “bunu aç ve yaralıyken kaldırmıştın. Şimdi nasıl olur da kaldıramazsın”. Koca Seyit, adının önüne koyulan sıfatı bir defa daha hakedercesine “Kumandanım, gavuru görsem, şimdi gene kaldırırım ben bu mermiyi” diyor. Araştırmacılar ya da gazeteciler illa fotoğraflayacaklar ya, bir ağaç kütüğü yontulup, boyanıp top mermisi haline getiriliyor. Seyit Onbaşı'ya bunu sırtla deniliyor. Yaptığı bir şey olsa bile, ağaç kütüğünden mermiyi kaldırırken fotoğraflanmak sahtekarlığa gireceğinden istemiyor. Fakat kumandanın ikinci emriyle sırtlıyor ağaç kütüğünden mermiyi. Sırtlıyor da yüzündeki mimikler ele veriyor ki muzdarip o halinden. Öyle ya hanımına ve ailesine dahi “Hiç insan yaptığını satar mı” diye kahramanlık öyküsünü anlatmayan biri o. Atatürk Balıkesir-Havran'a gittiğinde Seyit Onbaşıyı görmek istiyor. Havran'ın ileri gelenleri onu hatırlamıyorlar bile.

Demek çocukluğumda Seyit Onbaşının o ‘bakmayın bana, utanıyorum. Yaptığımı satarmış gibi' düşüncem doğruymuş. Bundan böyle sözüm olsun Seyit dedem, o fotoğrafa bakmayacağım.

Her taşın altından manevi ruhu yüksek hikayeler çıktıkça iyi ki Müslüman Türk doğmuşum diyorum. Milletimin tarih sayfalarının tertemiz olması şeref veriyor. Hele ki Türk düşmanı Yahudi asıllı Churchill'in tarihi tespiti olan “Anlamıyor musunuz? Biz Çanakkale'de Türklerle değil, Allah ile savaştık…Tabi ki, yenildik…” düşüncesinden sonra.

İyi ki, iyi ki, iyi ki…