Kutsal beldenin kutsal taşıdır deyip üç beş taşı ileride özlemime bir nebze vuslat olur düşüncesiyle avucuma almıştım. Ben, benimle gelecekler sevinciyle şıkırdatırken, birileri - kimdi o birileri hatırlamıyorum bile- ''buralardan tek bir taş dahi götürülmez. 'Beni vatanımdan ayırıyor diye üzülür''' dedi. Heves değildi hala avucumdaki inci niyetine tuttuklarımı yanıma almak istemem. ''Söyleyene değil, söyletene bak'' deyiverdi yüreğim. Söyleten sahibiyse, sahibi vatanından kopan bir taşın inlemelerine cevap veriyorduysa ben bu ikaza nasıl kulak tıkayabilirdim. Kadifeden bohçalarına yerleştiren çoktu, bense iade etmiştim 'haksızca' aldığım mübareği. Öyle ya bir taş olsam; ''Uhud beni sever, ben Uhudu''diyen Resulün bahsettiği mekandan ayrılmak istemezdim. Gözlerim, taşken, 'emre itaat etmemeyi' görmüş olsa da Hz. Hamza'nın 'şehitliğine' nazır ikamet etmeyi bugün ve yarınlarda elbet isterim. Sel gelse, fırtına çıksa en güçlüden güç ister, gücüme güç alıp milim kıpırdamazdım. Bu aşk değil de nedir? Peygamberimiz; yeni bir minber yaptırdığında, 'eskiye' ayrılan hurma kütüğünün derin derin ağladığını ve ona 'cennette olacaksın' denilerek müjdelendiğini bilmiyor olamayız. Eşyanın sadece maddeden ibaret olmadığını, maddelerin dahi ruhsuz olmadığına inananlardanım. Konuşan dillerinin olmaması, hisseden kalplerinin olmaması anlamına gelmiyor. En büyük ispatı, Dr. Masaru Emoto'nun 'Su Kristalleri Mucizesi' adını verdiği araştırmasıdır. Güzel söz söylenilen su ile kötü söz söylenilen su arasındaki fark 'ispatlanacak kadar' aşikardı.

Güzel söz söylemek insanlar arasında bir emirken, suya dahi nasıl tesir ettiğini bilimadamları ispatladı. Bizler; aşk dilinin aşka müptela kullarıyız. Aşk'la yola çıkıp, aşkla yol alır ancak ve sadece aşkla erişebiliriz en büyük Aşka.

Aşkın ne olduğu belli. Belli olmayan, karıştırılan 'halleri'. Aşka niyetlenen yolda oyalanırsa, yoldakiyle yetinirse, hedefe ulaşamaz. Kazançtadır amma ok hedefe ulaşamamıştır. Yoldayken, yanlış yönlere sapmışsa katık ettiği 'acısı' tek tükettiği olur. Acısına yenik düşenler; bir meczup, bir garip, bir enkazdır. Bundan sonrası onlar için 'küçük kıyametlerine' bir gün daha yaklaşmışlardır. Haksızlar mı? Acınası hallerdeler mi? Yargıda bulunmak, hüküm vermek aynı acıyı yaşamamışlara mı düşmüş. Gerçi var mıdır öylesi bir acıyı yaşamayan bahtlılar, dünyada cenneti mekan etmişler. Sanmam. İmtihana tabi bizler, en zorlu imtihandan muaf mı olacağız. Nasibimize düşen 'yanık yüreklilerden olmaksa' olacağız. Aşk mıdır en zorlu imtihan diye çıkışanlar; hak verilir elbet evlat acınız, çaresiz hastalığınız, silah sesleriyle uyanmalarınız, görememeleriniz, duyamamalarınız ve akla gelmeyecek dertlere duçar olmalarınız. Hak verilir de alemlerin efendisinin eşi Hz. Hatice vefat ettiğinde kalbinin yapayalnız kalmasıyla 'hüzne' düştüğünü de eksik bir yere koyamayız. 'Gönle denk bir gönül'ün bir sebeple uzaklaşması acı kuyusunun en derinindedir.

Bugün bir Aşk günü müdür? Kabul edip etmeyene göre değişir. Bir dayatmadır diye çıkışanlar, kapitalist sistemin ürünü deyip burun kıvıranlar, sevgi bir güne mi sığdırılır diyenler'...

Farzedin bugün sıradan bir gün.

Ve Farkedin; aşk sadece kanı canı olana duyulmaz.

Ve hissedin; ten tene değmese de alemler titrer 'aşk' hatırına.

Ve hayal edin; herkes ezelden 'merhabasına' fani ömründe kavuşmuş.

Ve unutmayın; iki saf kelime yeter sıradan bir günde sıradışı bulduğunuza.

Seni seviyorum'dur çileli hayatınızı cennete döndüren.

Eksik etmeyin lütfen'...