Bir ses, bir rüzgar, bir kuş olur geliverir ertelenmeyen ölümler. Azrail'in elinde biçilen kefenler, giyilir teker teker 'öl' denildiğinde. 'Ol' denilen anda gelinen sürede, biliriz ki doğduğumuz gibi öleceğiz de. Biz aklımızdan çıkarsak da telaşeliğe kapılıp, vallahi bu 'çivisi çıkmış dünyanın' ve dahi bilinip bilinmeyen tüm alemlerin sonu var.
Hüznüm, kızgınlığımı geçti. Bu; umut mumumun alevinin cılızlaşmasından. Köprüleri sağlam yaptık diyenlerin, köprüleri 'kolayca' yıkmaları ve sanki büyük bir iş başarmışçasına tellal etmeleri ne de hüzün verici. Tarifi mümkün olmayan gönül kırgınlıklarının muhatapları biliyorlar ki 'hiçbir şey eskisi gibi olamayacak', 'Dün dünde kalmayacak'. Asıl bundan sonra gelen yıllar bugünün acısını çekecek. Bugünün problemine çözüm bulamayanlar yüzünden yarın ki harabeleri bir türlü ayağa kaldıramayacak talihsiz sakinleri. Bugün birbirimize attığımız ucu zehirli oklar, yarın da cerahat yapacak. Bugünlerin acısını yarın daha çok çekeceğiz. Yarından ne kadar ümitvar olsak da, bu günün pislikleri elbet ortada gözükecek.
Biz ne ara bu noktaya geldik, ülke olarak. Birbirimize bu denli yabancı, yıkıcı, sevgisiz. Tanıdıklarımızı el belledik şimdi, doğru bildiklerimiz ezeli yalancılar oldu, gönül insanı dediklerimizse sevgiden uzak yerlere yerleştirildi. Zerre çekinmedik birbirimize taş atmaktan. Birbirimizin kanlı hallerine bakanların kahkahalarını duymayacak denli de kulaklarımız tıkalı.
Başta dedim ki, bu da bir imtihan. Hem bu çetrefilli günler fırsattır. Belli olur saflar. Daha da parlar değerli olanlar. Kaybolup gider, mide bulandıranlar. Elenir gider işe yaramayanlar. Şimdi görmemesini arzuladığım gözlerimden görüyorum ki kalburda kocaman delik var. Ne doğru kaldı ne yalan. Ne dinleyen var ne dinleten, ne yapılanlar kolay, ne yapılmayanlar zor. Ne sağlamı hak yerde, ne çürüğü batıl yerde. İsimler öğretildiğinden beri 'insan'ken, yersiz isimler kullanışımızla aşağılar aşağısına düştük. İten çok, el veren yok. Havada uçuşuyor da yorumlar, küpe niyetine havadan kapan yok. Hoş, yorumcuların kendisi dahi ertesi gün kendilerine tezatlar. Sükûnet çağrısı yapanlar en çok ortalığı karıştıranlar. Ziyan üstü ziyan. Kurtuluş mu? Bu kadar şişmiş egoların, bu kadar ben bildimcilerin, bu kadar 'ben ne dersem o'cuların, bu kadar 'güç' aşıkların, bu kadar ölüme münafık duranların içinde varsa bir kurtuluş, buyrun meydana. Bahsedilmesi dahi mümkün değil. Yine de varsa bir kurtuluş, birbirimizi anlamaktan, bir olmaktan, yıkılan köprüleri yeniden yapmak adına gayret etmekten, birbirimize kulak vermekten, katılmasak da düşüncelerine saygı göstermekten ama ille de sevmekten geçer. Severek ölüp kurtardığımız bu vatanı, yine ancak severek 'bir' kılabiliriz. Biz faniyiz de, canlar feda vatanımız baki.
Hakkıdır; huzur, güven ve mutlulukla ruhunun özgür olması.