Amayla dolup taşmış bir hayata keşkeden başka ne yakışabilir ki?
Sorumluluklarımızı yerine getirmeyi bilmeyen bizler omzumuza binenleri dert zannediyoruz. Kaldırmayı beceremeyecek kişilerin omzuna binmeyen durumlar, bizce bazı zamanımızın içinde dertleşiveriyorlar. Sanırız ki bir dev bir ayağını sağ omzumuza, bir ayağını sol omzumuza atmıştır. Onunla anlaşmaya gayret etmeden of'larımız, puf'larımız amalarımız… Ardı arkası kesilmeyen yüzümüzü sürekli ekşi sattıran kelimeler…
Hem kesin de inatçıdır devimiz. Kendimizi bildik bileli tahtından ayak sallamaktadır, yüzünde türlü türlü keyifli hallerle. Biz ama dedikçe keyfine keyf gelir. Üstelik keşkelerimiz ona tatlı sunmak gibi…
Hayatımızda tatlı bir hoşluk yaşayacak olsak bunun adına mutluluk diyemeyişimiz devimizin ayaklarını gözlerimize sokmasındandır. Rahatta durmaz. Oturdukça gücüne güç katıp iyice yerleşir. Omzumuzun çürük gibi ağrıması da bu yüzden.
Sanki…
Sanki öyle… Bir dev falan yok, dert yok. Var olan şey, sorumluluklarımız. Yerine gelen sorumluluklarda ağırlaşmayız. Ağırlaşmayan durumlar; hayata fazla gelmez, eksik de gelmez.
Amalar sahte güvenlikçimiz. İflah olmaz bahanelerimiz onlar. Of'larımızın hiçbir kaldırma ve rahatlama kabiliyeti yok esasında. Onlar omzumuzda var zannettiğimiz devimizin midesini şişirttiğimiz yemeği.
Sürünen yılanın dahi bir sorumluluğu varken biz “insan” olmakla ayrıcalıklı halimizle nasıl sorumluluklarımızdan kendimizi zorla sıyırıp sorumsuz olabiliyoruz.
Sorumsuzluklarımızla sorunlu hale geçtikçe ortalık sorundan geçilmez.
Sorunsuz bir hayat için sorumluluklarımızı dert görüp omzumuza oturtmayalım…