Sessizliğinin sesine dahi gülüyorlardı arka saftaki küçük kızlar. İçlerini gıdıklayanın ne olduğunun önemi yok ısırdıkları dudaklarından kaçan kahkaha kırıntılarında. Şahit ki alınlarını koydukları seccade ve ben, saygısızlıktan, edepsizlikten değil kahkaha kırıntıları. Masumiyetin daha Huzur'la donanmamış hali, hallerini anlatabilecek bir durum belki de.

Huzur'da huzurla donanma gayretinde bizler geceye meylettik bu Ramazan'da.

Gece; yıldızsızken karanlık,

Gece; ışıksızken asi,

Gece; karanlığıyla bizden ötede.

Verir mi kendini kolayca ‘an' üzerine kendini meyledene. Verir mi, an be an kendisinin müptelası olmayana. Açar mı kara duvağını. Açtırır da gösterir mi cennetten öte güzelliğini. Ötede durana bir an yaklaştı diye kanar mı cennetten öte güzel.

Asıl bu hal üzerinden sonra bakar kendisine meyledene; hakiki aşık mı, haylaz çapkın mı diye.

Gece; aşk'sızlara yıldızsız,

Gece; heyecansızlara ışıksız,

Gece tek geceliklere asi…

Zaman, akıp gitmeye mahkum. Durdurabilme ümitsizliği yıllardır hakim, hükmeden dışında.

Şafaklar söktürdük de bir ay Ramazan içinde gebe gecelerde, sabahlar doğdu mu bilemedik. İzledik de güneşin doğudan doğuşunu, ruhumuz ötelere yol aldı mı kestiremedik.

El açtık da çocukluğumuzun evi olan gökyüzüne doğru el uzandı mı anlayamadık.

Sabahlar gecelerden daha karanlık, daha asi, daha ötelerde uyumadan kapattığımız gözlerimizde.

Bir ışık, yine de…

Bir ümit, her halde…

Bir lütuf, istekle…

Şafağı söktürdüğümüz sahur anları hürmetine iftarlar ettik de alacakaranlıkta, bir bayramımız var mı yine bilemedik.

Bilemediklerimizin çokluğunda Bilen bizi bilir mi yine bilemiyoruz. Verir mi kendini öteler güzeli, kalın duvaklı gece…

Lütuf, ey lütufkar…

Güzellik, ey en güzel…

Aşk, ey aşka ad veren…

Sabah, ey sabahlar şahidi…

Gece, Ey Geceye sahip…

Bayram, Ey Sevindirici…

Sev bizi bu bayram en sevici halinle, Ver şekerlerimizi kapına gelmiş çocuk halimizle….

Ver ki ağzımıza aldığımız şekerin tatlılığında gülümsemenin tadına varalım…

Ver ki günlerimizi bayram bilelim…