Kırgınlıklarımızı, kızgınlıklarımızı, öfkelerimizi, acımışlığımızı, yaralanmalarımızı nasıl alt edebilirdik ki yamama becerimiz olmasaydı.

Öğrenemeseydik ruhumuzu yamamayı, nasıl yaşayabilirdik ki bu parçalanmışlıkla. Her gün güneş doğmadan az evvel ruhumuzu elimize alıp parçaları birleştiremeseydik akşamı nasıl ederdik?

Gün selam verirken her birimizin nefesine yamayamasaydık ruhumuzu verebilir miydik aldığımız nefesi kullanılmışlığıyla geriye?

Evveli, ahiri belli her yaşayan taa atası Hz. Adem'den öğrenmiş yamamayı ruhunu. Belli… Yamamasaydı ruhunu Adem Babamız hangi mecalle Affeden'in huzurunda kıyam durabilirdi. Yamamasaydı yasaklanmış günahı işlemiş ruhunu ‘ümitle', kırabilir miydi kovulmuş şeytanın zincirini?

Her birimiz karmakarışık bir düzende kendi gerçeklerimizle yaşıyoruz. Gün oluyor kendi gerçeklerimiz yaşanmış hatalarımız oluyor. Doğrularımız da…

Bir gün kendi açtığımız pencereden bir bakıyoruz ki görmek istediğimiz değildi gözümüzün önünde duranlar. Kızıyoruz, öfkeleniyoruz hem kendimize hem yanlışlıklara pay verdiklerimize. Öfke denizinde kıvranırken vücudumuzdan ısıranlara kızıyor, acıyla yaralanıyoruz. Ya yamayacağız paramparça halimizi ya kan kaybından gözümüz göre göre…………

Nefes almak zor parçalanmış ruhla. Ayakta kalmak, gülmek, şarkı söylemek imkansız. Kırk kılıf uydursak da ruhumuza, yamamadan ruhumuzu imkansız doğan güneşe ‘merhaba' demek.

Her gün güneş doğmadan az evvel ruhlarımızı yamamalıyız o yüzden. Yamanmış hali belli olsa da ruhumuzun, kanamaması efdal bu durumda.

Varlığını düşünmeyle devam ettiren insan ruhunu yamamalı ömründen bir günü de gülümseyerek yaşanmış hale getirmek için…

Yamalı ruhlarımız … Her birimiz, birbirimizin aynısıyız…