Ne diye anlatıyorum ki bunları. Anlatıyoruz. İçimizin acılarını bir başkasına bir şekilde aktarmak ne diye iyi geliyor. Defalarca acımak, her defasında kanamanı göstermek iyi mi? İyi. İyi geliyor işte… Anlatmak, anlam verdiriyor. Bu da yetiyor. Unutmadığımı, görmezden gelmediği mi gösteriyor. Sonucunda da kutsiyetleşiyor. Kutsal olansa hazinedir. Her birimiz ne hazineler sahibiyiz. Cümlemiz alemde en değerliyiz…

Her birimiz hazinemizin parçasıyız. Bölüşmüşüz. Birinin ucunda diğeri. Sevinçlerimiz, acılarımız, ayrılıklarımız… Duygularla bağlıyız. Zincir tek, iç içe geçmiş, uzayıp gidiyor. Kırılmalar yok değil, paslanmalar hep var. Zincirse her haliyle hep var.

Burası imtihanlar meydanıydı değil mi? Geçit yok meydanında ‘galip' gelmeyene. Zafer; tek elinin yukarıya kaldırılıp “kazandın” denmesi de değil, burada. Zafer, atabilirsen çığlığını ‘yüreğini köz köz yakmak'. Yanmamış yürekle, dünya noktalanmıyor.

Sevilmek istediğin kadar, acıyacaksın.

Gülmek istediğin kadar, ağlayacaksın.

‘Bir' olmak istediğin kadar, ayrılacaksın.

Mutlu olmak istediğin kadar, dertleneceksin…

Bitti dedikçe başlayacak, bahar gelecek dedikçe kışa dönecek, şafak söktü dedikçe karanlığa boğulacaksın. Taki yüreğinin yanmayacak yeri kalana dek. Koku dünyayı sarıp, kıvama geldiğine kanaat getirene dek.

İmtihan zor. Kolayı daha da zor. Sürgündeyiz. Yana yana işleniyoruz.

Bu yanmalar; ‘sonsuzluk' için.

Bu ağlamalar; gülmek için.

Bu ayrılıklar; beraberlik için.

Bu dertlenmeler; mutluluk için.

Bu acımalar sevilmek için.

Sonsuzluk… Hep ‘var olma'nın dayanılmaz cazibesi. Dünyanın yükleri omuzda gün geçer de, yanmamış yürekler sonsuzluğa adım atamaz.

Seyrediliyoruz… Dinlendiğimiz gibi… Okunduğumuz gibi de… O yüzden ifade etmek iyi geliyor. Anlattıkça, anlıyoruz. Ben o yüzde anlatıyorum bizi. Şimdi okundukça ilk satırdaki yerde değilim. Biliyorum, anlattığımın da özel olduğunu, okuyanımın özel olduğu gibi.

Bu bir sır değil; yanıyorum, yanıyoruz, yanmalıyız da… Bu ‘sonsuzluk' hikayesi. Hikayemizi beraber yazıyoruz. Güneş doğunca okuyacağız…