Bir dalgalanmanın eseri bu defa gözyaşlarımı tutamayışım. Arkadan gelen bir dalga öndekine sükunet verecek belli. Bir arkadaki, en büyük dalgayı da altına alacak. Çarpa çarpa kıyılara vuran dalgalar misali.

Az öteden bakan için ne de güzel bir manzaradır heyecan veren...

Uzaktan öyle…

Önceki dalga arkadakinden habersizken ne de korku dolu. Tedirgin.

Vurgun sebebi; bu son dedirten.

Dalgalanmalar can alır mı ömrün içindeki halleriyle?

Kimisine göre alır, hem de her defasında.

Her ümidinin avuçlarının içinden kayıvermesi sıkı sıkıya tutsan da, dalga dalga vurur en sert haliyle seni. Bir önceki sonrakine göre sessizleşse de arkadan gelenler hatırlatıyor bir öncekileri. Ne kadar kıyıya vurup yok olsalar da, yeni dalgalanmalar unutturmaksızın bir öncekini yaşattırıyorlar. Ne kadar avucunda tuttukların kaybolmasın diye dalgalanmalara aldırmasan da, beynini kemirip duruyor kahrolası düşünce; ya yoksa ümid edilen, beklenen.

Ya ; hiç olmadılarsa…

Ya; hiç sana ait olmayacaklarsa…

Kova kova kaçıramadığım düşünceler bazen öylesine sarıyor ki etrafımı her noktadan vücuduma mızraklar saplanırcasına. En çok da kalbime saplananlar acıtıyor. Öylesine acıtıyor ki; bir sonraki dalgalanmalarda ki acılara alışıvermişim. Daha bir güçlendiriyor. Bir tek güçsüzlüğüm hariç. Her defasında, ama defaatin her durumunda “umuda güvenim” kayboluyor gibi.

Sahip olduğum her şeyi versem de vermeyeceğim tek “umuda güven”imin zedelenmesi güçsüzleştiriyor beni.

Olgunlaşmadan, her acının ardından bu güçsüzlüğüm, ertelettiriyor çok şeyi.

Hal kalmıyor bu gidişle.

Yaşamak için nefes almak yetmiyor. Nefesini alırken geri vermede zorlanmaya başlamışsan, nefesin içinde kalmak için zorluyorsa ciğerlerini belli ki yaşamın dalgalanmalarında vurgun yemesen de tuzlu suyu yutmuşsun. Tuzu kurutuyor, suyu nefesini geri verdiriyor.

Saç diplerinden ayak tırnaklarına kadar zorlanmış olsan da,

Avucunda tuttuğuna arada bir “ya yoksa” desen de,

Güvensizliğin artsa da umuduna;

Nefesini alıp veremeyecekmiş gibi hissetsen de,

Kalbine saplanalar kanatsa da yüreğini,

Türlü yollarla defaatle kovdukların gitmese de,

Az öteden bakan; halini bilmeyip ‘ne güzel manzara” dese de…

Sen…

Sen dalgalanmalarla yaşamayı becereceksin. Tam geçiyor derken arkadaki dalga hızla çarpıp avucundakini almaya çalışsa da, onunda bir önceki gibi sessizleştiğini görmeyi becerebileceksin.

Her defasında bir arkadan gelenle sessizleşse de yaşadıkların, içine acı yerine güç koymayı becerebilmelisin.

Zaman; ilaç değil. Zamana “zamanında güçlenmek” ilaç.

İlaç; “inanmak” her defasında. Etrafında seni çevreleyen, hatta üzerine çullanan “ya yoksa ümitlendiğin, beklediğin” düşüncelerine inatla değil “inançla” var olduğunu sadece bakmayı becerebilen gözlerine ispatlarcasına inanmayı sürdürmelisin.

Çarpa çarpa vursan da kıyıya, kimbilir kıyıların az ötesindedir “beklenen”…

Çarpa çarpa yaşaman, belki de yaşlanman gerekecek bu durum için.

Sen, yine de inancınla becermelisin dalgalanmalarla yaşamayı…